
Çanakkale Savaşı’nda Kürtlerin varlığı, resmi tarihin sunduğu gönüllü bir "ortak vatan savunması" efsanesiyle ya da "savaşta hiç yoktular" teziyle açıklanamaz. Bu katılım; 19. yüzyılda özerklikleri tasfiye edilen ezilen kesimlerin, devletin zorunlu askerlik dayatmasıyla emperyal bir çatışmaya sürüklenmesinin sonucudur. Savaş sonrasında inşa edilen tekçi ulus-devletin Kürtlere yönelik inkâr ve asimilasyon politikaları, Çanakkale'de kurulduğu iddia edilen "ortak kader" anlatısının tarihsel gerçeklikle örtüşmediğini açıkça göstermektedir. 👉 Devamını kaçırmamak için sayfayı takip et 🔥
Resmi Tarihin Ötesinde: Çanakkale Savaşı ve Kürtler
Çanakkale Savaşı bağlamında Kürtlerin konumuna dair tartışma, çoğu zaman iki uç arasında sıkışır: Ya tüm halkların yekpare bir “vatan savunması” içinde birleştiği iddia edilir ya da Kürtlerin bu sürecin tamamen dışında kaldığı ileri sürülür. Oysa tarihsel gerçeklik, bu iki indirgemeci yaklaşımın çok ötesinde, karmaşık bir toplumsal ve siyasal zeminde şekillenmiştir.
Merkezileşme ve Özerkliğin Tasfiyesi
Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılı, merkezileşme politikalarının hız kazandığı ve çevre bölgelerdeki özerk yapıların tasfiye edildiği bir dönemdir. Kürt coğrafyasında yüzyıllar boyunca varlığını sürdüren yerel güç odakları, aşiret yapıları ve yarı özerk idari düzenler, 19. yüzyıl boyunca sistematik biçimde zayıflatılarak merkezi otoriteye bağlanmıştır. Bu süreç, sadece idari bir yeniden yapılanma değil; yerel toplumların siyasal ve ekonomik özerkliğinin daraltılmasıdır. Dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde, Kürtlerin önemli bir bölümü için devlet, mutlak bir aidiyetle özdeşleşilen bir yapı olmaktan ziyade, denetim ve müdahale mekanizması olarak algılanmaktadır.
Zorunlu Askerlik: Tercih Değil, Dayatma
Bu tarihsel arka plan, Çanakkale’deki katılım meselesini anlamak açısından belirleyicidir. Osmanlı ordusuna katılım büyük ölçüde zorunlu askerlik sistemi üzerinden gerçekleşmiştir. Cepheye sürülenlerin önemli bir kısmı, üretim ilişkileri içinde alt konumda bulunan, ekonomik ve siyasal karar alma süreçlerinden dışlanmış ezilen kesimlerdir. Bu nedenle savaş, geniş halk kesimleri açısından bilinçli bir siyasal tercih ya da ideolojik bağlılık sonucu değil, devletin zor aygıtları aracılığıyla dayatılan bir yükümlülük olarak deneyimlenmiştir.
Çelişkiler ve "Ortaklık" Efsanesi
Kürtler açısından bu durum çok daha çelişkili bir karakter taşır. Bir yandan özerklikleri ortadan kaldırılırken, diğer yandan aynı devlet bu toplulukları kendi emperyal askeri stratejisi doğrultusunda seferber etmiştir. Kürt kökenli askerlerin Çanakkale’de bulunması, homojen bir siyasal bağlılığın kanıtı değildir. Aksine; asker kaçaklığı, pasif direniş ya da düşük motivasyon gibi olgular, bu sürecin toplumsal tabanda nasıl karşılık bulduğunun en net özetidir.
Resmi anlatı, imparatorluğun çözülme sürecindeki iç gerilimleri, etnik/bölgesel farklılıkları ve merkez-çevre eşitsizliklerini görünmez kılmak için bir “ortak kader” miti yaratır. Oysa cephede yer alan geniş halk kesimleri, karar verici özneler değil, emperyal çıkarların belirlediği bir çatışmanın kurbanlarıdır.
Savaş Sonrası: İnkâr ve Yeni Çatışmalar
Savaş sonrasındaki gelişmeler, bu "ortaklık" anlatısının ne kadar temelsiz olduğunu açıkça ortaya koyar. Ulus-devletin kuruluş süreci, farklı kimlikler arasında eşitlik temelinde bir yapılanmadan ziyade, tekçi bir siyasal modelin inşasına yönelmiştir. Kürtler açısından bu dönem; kimlik inkârı, asimilasyon politikaları ve yeni bir çatışma sürecinin başlangıcıdır.
Sonuç
Kürtlerin Çanakkale Savaşı’ndaki varlığı inkâr edilemez; ancak bu varlığın niteliği, resmi tarihin sunduğu "kardeşlik ve bütünlük" çerçevesinden çok farklıdır. Katılımın bir zorunluluk olduğu, savaş sonrasında inşa edilen düzenin eşitlikçi bir yapı üretmediği dikkate alındığında, mesele basit bir “katıldı/katılmadı” ikiliğiyle açıklanamaz. Çanakkale’ye dair hâkim anlatı, yalnızca bir askeri olay olarak değil, tekçi ideolojik çerçevenin bir ürünü olarak da sorgulanmalıdır.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!