Amerika, İsrail ve İran Arasındaki 2 Haftalık Ateşkes: Küresel Sermayenin Molası, Halkların Gerçek Barış Arayışı

7 Nisan 2026’da ABD, İsrail ve İran arasında ilan edilen 2 haftalık ateşkes, Ortadoğu halklarına kalıcı bir barış sunmaktan ziyade, küresel sermayenin ve enerji tekellerinin krizini hafifletmeyi amaçlayan taktiksel bir "nefes alma" arasıdır. Merkezine Hürmüz Boğazı’nın ve dolayısıyla petrol sevkiyatının güvenliğini alan bu mutabakat, savaşın faturasını kanıyla ve emeğiyle ödeyen işçi sınıfı için değil, kapitalist piyasaların selameti için kurgulanmıştır. Sahadaki saldırıların tamamen durmaması ve nükleer tehdidin sürmesi, emperyalist odakların ve bölgedeki gerici rejimlerin kendi krizlerini emekçilerin sırtına yüklemeye devam edeceğini gösteriyor. Gerçek ve kalıcı barış ise ancak ezilen halkların ortak devrimci mücadelesiyle mümkündür.

HABEROrtadoğu
#Ortadoğu #Emperyalizm #SavaşveBarış #İran #Jeopolitik #DünyaGündemi

Amerika, İsrail ve İran Arasındaki 2 Haftalık Ateşkes: Küresel Sermayenin Molası, Halkların Gerçek Barış Arayışı

Yayınlandı: 8 Nisan 2026Güncellendi: 10 Nisan 2026
PAYLAŞ:

ABD emperyalizminin 7 Nisan 2026’da duyurduğu 2 haftalık ateşkes, bölge halklarının kanayan yaralarını sarmayı hedefleyen bir barış anlaşması değil; emperyalist merkezlerin, Siyonist rejimin ve İran'daki gerici devlet aklının içine düştüğü sıkışmışlıktan çıkmak için buldukları geçici bir uzlaşmadır. Bu mutabakatın en temel şartının İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden küresel ticarete açması olması, savaşın asıl motivasyonunu da gözler önüne seriyor. ABD ve müttefikleri için asıl mesele bölge halklarının yaşam hakkı değil, küresel enerji piyasalarının ve sermaye birikiminin kesintiye uğramamasıdır. İsrail’in operasyonlarını şimdilik askıya alması ve İran’ın "bu savaşın bittiği anlamına gelmez" çıkışı, ortada barıştan ziyade namluların gölgesinde yürütülen bir pazarlık olduğunu kanıtlıyor.

Bu ateşkesin en çarpıcı anlamı, burjuvazinin ve emperyalist savaş aygıtlarının kendi yarattıkları yıkımın ekonomik maliyetini taşıyamaz hale gelmesidir. Hürmüz’ün kapanmasıyla küresel piyasalarda yaşanan sarsıntı, Washington'un acil müdahalesini zorunlu kıldı. Ateşkes haberiyle birlikte petrol fiyatlarında yaşanan sert düşüşler ve piyasalardaki rahatlama, burjuva iktisadının savaşı ve barışı sadece kar marjları üzerinden okuduğunun en net göstergesidir. Ortadaki yangın askeri değil, kapitalist kârları tehdit eden ekonomik bir yangındır; savaşın asıl kaybedeni olan emekçiler ise bu denklemin sadece sömürülen nesneleri konumundadır.

Sürecin diğer yüzünde ise devletler arası pazar paylaşım kavgası var. İran'ın kalıcı ateşkes için öne sürdüğü yaptırımların kaldırılması ve ABD'nin bölgeden çekilmesini de içeren 10 maddelik planı, ezilenlerin lehine bir talep listesi değil; Tahran yönetiminin bölgesel nüfuzunu koruma ve savaşı masada siyasi bir ranta çevirme girişimidir. Savaşın maliyeti her iki cephede de emekçi halkların sırtına enflasyon, yoksulluk ve ölüm olarak yüklenirken; masadaki pazarlık tamamen egemenlerin kendi bekası üzerine kuruludur.

Emperyalist cephenin ve İsrail'in askeri hedeflerine ulaşıp ulaşmadığı sorusunun yanıtı da bu sömürü düzeninin çıkmazlarını yansıtıyor. İran’ın askeri altyapısı, füze sistemleri ve petrokimya tesisleri ağır hasar almış olabilir; hatta nükleer tesislere yakın bölgelerde patlamalar yaşanmış olabilir. Ancak yıkılan tesislerin bedelini yine bölge işçileri ödeyecek. Dahası, nükleer silaha yetecek düzeydeki zenginleştirilmiş uranyum stoklarının yarattığı tehdit, sadece siyasi bir kriz değil; aynı zamanda Ortadoğu'nun ekolojisine ve halk sağlığına yöneltilmiş en büyük kapitalist-emperyalist tehdittir.

ABD ve İsrail, İran rejimini askeri olarak yıpratsa da Ortadoğu'daki hegemonya krizini çözebilmiş değil. Boğazın geçici olarak açılması Washington için taktiksel bir başarı gibi sunulsa da, bölgedeki asimetrik çatışma dinamikleri sürüyor. Ateşkese rağmen füze alarmlarının susmaması, egemenlerin masada anlaştığı saatlerde bile sahada yoksul halk çocuklarının birbirine kırdırılmaya devam edildiğinin açık bir kanıtıdır. İsrail cephesinden bakıldığında da rejim, kendi içindeki siyasi ve ekonomik krizleri dışarıya, savaş siyasetine kanalize etmeye çalışmakta ancak "kalıcı güvenlik" masalına kendi halkını bile inandıramamaktadır.

Peki ufukta gerçekten bir barış umudu var mı? Egemenlerin masasında, Pakistan arabuluculuğunda veya Washington'un koridorlarında Ortadoğu halkları için bir barış umudu yoktur. Bugün konuşulan şey, savaşın bitmesi değil; yeni bir şiddet sarmalının hangi koşullarda ve ne zaman başlatılacağının müzakeresidir. İki haftalık süre uzatılsa dahi, bu sadece emperyalizmin bölgeyi yeniden dizayn etme planlarına zaman kazandıracaktır. En tehlikeli senaryo olan savaşın daha da yayılması ise, Ortadoğu'nun tamamen bir enkaz tarlasına dönüşmesi, işçi sınıfının kazanılmış tüm haklarının "milli güvenlik" yalanıyla gasp edilmesi ve halkların birbirine daha fazla düşman edilmesi demektir.

Sonuç olarak; bu 2 haftalık ateşkes, savaş makinesinin dişlileri arasına sıkışmış küresel sermayeyi kurtarma operasyonudur. Kürtlerin, Arapların, Farsların, Türklerin ve Yahudilerin kurtuluşu; sınırları ve düşmanlıkları çizen devletlerin ateşkes metinlerinde değil, emperyalizme ve kapitalist sömürüye karşı verilecek ortak mücadelededir. İşçi sınıfının, kadın hareketinin ve ezilen ulusların özgürlük talepleri merkeze alınmadan atılacak hiçbir diplomatik adım, Ortadoğu'ya barış getirmeyecektir. Savaş, sermayenin; barış ise halkların kendi elleriyle, eşitlik ve kardeşlik temelinde kuracağı yeni bir yaşamın eseridir.

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!

YORUM YAZ

Yorumunuz moderasyon onayından sonra yayınlanacaktır.

Bizi Sosyal Medyada Takip Edin

Güncel haberleri kaçırmamak için sosyal medya hesaplarımızı takip edin ve topluluğumuzun bir parçası olun.