
8 Mart, sermayenin sahte kutlamalarına karşı emekçi kadınların tarihsel isyan günüdür. Kadını "kutsal aile" yalanıyla eve hapseden, namus cinayetleri ve cezasızlık politikalarıyla katleden erkek-devlet aklına karşı; Kürt kadınlarının çifte sömürüyü parçalayan direnişi bugün tüm dünyaya ilham veriyor. "Jin, Jiyan, Azadi" felsefesi sadece bir slogan değil, kurucu bir devrimin adıdır. Sınıf mücadelesi patriarkayı yıkmadan, kadın özgürleşmeden hiçbir coğrafya özgürleşmeyecektir!
8 Mart: Patriarkaya, Sermayeye ve Erkek-Devlet Şiddetine Karşı Topyekün İsyan
8 Mart; vitrinleri süsleyen sahte tebessümlerin, içi boş kutlamaların ya da sermayenin indirim kampanyalarının günü değildir.
8 Mart, emekçi kadınların ekmek, eşitlik ve özgürlük talebiyle büyüttüğü tarihsel bir isyan günüdür. Kökeni, 1857’de New York’ta bir dokuma fabrikasında bedenleri küle dönen işçi kadınların çığlığına, 1910’da Clara Zetkin’in uluslararası direniş çağrısına ve 1917’de Petrograd’da kadın işçilerin başlattığı greve uzanır. Bugün 8 Mart’ı gerçek anlamıyla sahiplenmek, onu ticarileştiren ve içini boşaltan düzene karşı yeniden mücadele günü olarak savunmaktır.
Çünkü kadınların ezilmesi bu düzen için tali bir mesele değildir; tam tersine, sömürünün kurucu mekanizmalarından biridir. Kadın emeği görünmez kılınmadan kapitalizm bugünkü kadar rahat birikemez. Erkek egemenliği toplumsal yaşamın merkezine yerleştirilmeden devlet, itaati bu kadar kolay örgütleyemez. Patriarka ile sermaye, birbirinden ayrı iki sorun değil; birbirini besleyen iki tahakküm biçimidir. Dolayısıyla 8 Mart, yalnızca kadınların maruz bırakıldığı eşitsizliğe değil, o eşitsizliği yeniden üreten sınıfsal ve siyasal düzene de topyekûn itirazın adıdır.
Havva'nın Lanetinden Kutsal Aile Masalına: Kadının Silinişi
Bugün “kadın” demekten çekinen, onun yerine "bayan" ya da "hanım" gibi ifadelerle kadını steril, denetimli ve itaatkâr bir kimliğe sıkıştıran dil de bu düzenin parçasıdır. Kadının adını silmek, iradesini silmenin ilk adımıdır. Patriarkal sistem yüzyıllardır kadını günahın, fitnenin ve denetlenmesi gereken bir varlığın sembolü gibi kodlayan dinsel anlatılarla, ta Havva'nın "ilk günahı" yalanıyla kendini meşrulaştırdı.
Bu coğrafyada da muhafazakâr siyaset, kadını aile içine kapatan, kadınla erkek arasına kalın duvarlar ören ve özgürlüğünü ahlaki baskıyla kuşatan bir rejim kurmaya çalıştı. Kadını ev içine hapseden bu "kutsal aile" masalı, aslında kapitalizme en büyük kârı sağlayan devasa bir ücretsiz emek sömürüsüdür. Erkeği sokağın hakimi, kadını ise evin kölesi ilan eden bu psikososyolojik izolasyonun sonucu yalnızca kültürel baskı değil; aynı zamanda yoksulluğun kadınlaştırılması ve şiddetin sıradanlaştırılmasıdır.
Türkiye'de Kadın Olmak: Kravatlı Katiller ve Sistematik Şiddet
Tüm bu ideolojik saldırıların sonucunda, bugün Türkiye'de kadın olmak; her an erkek egemenliği tarafından zapturapt altına alınmaya çalışılan devasa bir savaş cephesinde yaşamaktır. Bu düzen; "başlık parası" adı altında kadınların bir mal gibi alınıp satıldığı, "çocuk gelinler" safsatasıyla sistematik çocuk istismarının gelenek kılıfıyla meşrulaştırıldığı bir düzendir. Kanla yazılan "namus" yalanı, erkeğin kendi tahakkümünü korumak için kadın katliamlarını bir hak olarak görmesidir. Evde sömürülen kadın, işyerinde patronların ve erkek meslektaşların mobbingine, sokakta ise her an taciz ve tecavüz tehdidine maruz bırakılmaktadır.
Üstelik bu vahşet yaşanırken, devletin hukuku bir çözüm değil, sorunun bizzat kurumsal taşıyıcısıdır. Mahkeme salonlarında kravat takan katillere ve tecavüzcülere adeta ödül gibi dağıtılan "iyi hal" indirimleri ve İstanbul Sözleşmesi'nin bir gecede yırtılıp atılması, kadın cinayetlerinin tesadüfi değil; bizzat erkek-devlet aklı tarafından örgütlenen, sistematik ve politik bir kırım olduğunu kanıtlar.
Diyalektik Bir Sıçrama: Cumartesi Anneleri
Türkiye’de kadın mücadelesi işte bu kanlı baskı düzenine karşı uzun bir tarih içinde şekillendi. 1980 faşizminin toplumsal muhalefeti ezdiği o ağır koşullarda, sessizliği yırtan ve sokağa ilk çıkanların kadınlar olması tesadüf değildi. Ancak bu mücadelenin en sarsıcı eşiklerinden biri, devlet şiddetine karşı annelerin meydanlara çıkışı oldu. 1995’te Galatasaray Meydanı’nda başlayan Cumartesi Anneleri direnişi, sistemin "özel alana" (eve) hapsettiği ve sadece "ağlayan, pasif" olarak kodladığı anne figürünün kamusal alana inerek devlete, militarizme ve faşizme meydan okuduğu muazzam bir tarihsel sıçramadır.
Üçlü Sömürüyü Parçalayan Öncü: Kürt Kadını
İşte bu tarihsel zemin üzerinde, çelişkileri en keskin haliyle yaşayan Kürt kadın hareketi, bu coğrafyanın en dönüştürücü siyasal hatlarından biri olarak yükseldi. Çünkü Kürdistan coğrafyasında Kürt kadını, sistemin en ağır çarkları arasında ezilmek istenir ve sömürünün üç katmanını birden omuzlarında taşır:
Cinsel Sömürü: Kadın olarak patriarkanın, namus safsatalarının ve feodalitenin cenderesindedir.
Sınıfsal Sömürü: Emekçi olarak sermayenin en ucuz, en güvencesiz işgücüdür.
Ulusal Sömürü: Kürt olarak inkârcı, asimilasyoncu ve militarist devlet şiddetinin doğrudan hedefidir.
Tam da bu noktada Kürt kadınlarının mücadelesi, klasik anlamda bir “temsil talebi”nin çok ötesine geçti. “Önce devrim olsun, kadın kurtuluşu sonra gelir” diyen eski siyasal kalıpları tersyüz etti. Kadın özgürlüğünü, toplumsal özgürleşmenin merkezine, yani devrimin tam kalbine yerleştirdi. Öyle ki, yalnızca sömürgeci devlete değil; toplum içindeki feodal erkek aklına, zorla evliliklere ve kadın bedenini denetleyen bütün yapılara karşı topyekûn bir savaş açtı. Eşbaşkanlık sistemiyle siyasetteki erkek tekeline balyoz indirdi, "itaatkâr kadın" sınırlarını paramparça etti.
Jin, Jiyan, Azadî: Yeni Bir Yaşamın İnşası
Rojava bu hattın en görünür tarihsel momentlerinden biri oldu. Rojava’nın asıl önemi, kadınların devrimin kenarında değil merkezinde durabileceğini göstermesidir. Kadın burada yalnızca mağdur ya da sembol değil; erkek-devlet aklına, DAİŞ gibi mezhepçi bir karanlığa ve kapitalist talana karşı kendi elleriyle komünal bir yaşam ören kurucu iradedir. “Jin, Jiyan, Azadî” bu nedenle sadece bir slogan değil; kadınsız özgürlük olmayacağını söyleyen, üçlü sömürüyü yırtıp atan tarihsel bir iddiadır.
Bu yüzden 8 Mart’ı sadece geçmişin bir hatırası gibi anmak yetmez. 8 Mart, bugünün saflaşma günüdür. Fabrikada düşük ücretle çalışan işçi kadının, ofiste mobbinge direnen emekçinin, Galatasaray Meydanı’nda adalet isteyen annenin, tarlada emeği sömürülen yoksul kadının ve Kürdistan dağlarında faşizme direnen kadının mücadelesi birbirinden ayrı değildir. Aynı sömürü düzeninin farklı yüzlerine karşı verilen ortak, enternasyonalist bir mücadeledir.
Tarihsel materyalizmin ve diyalektiğin bize öğrettiği bir gerçek var: Sınıf mücadelesi patriarkayı yıkmadan, kadınlar ulusal ve sınıfsal zincirlerini kırmadan hiçbir coğrafyaya gerçek bir özgürlük gelmeyecektir.
İşte bu yüzden 8 Mart’ın sözü açıktır:
Kadınlar bu düzenin susanları değil, değiştirenleridir.
Kürt kadınları bu coğrafyanın yalnızca tanıkları değil, kurucu öncüleridir.
Ve kadın özgürlüğü, ertelenecek bir talep değil, devrimin ta kendisidir.
Bugün yapılması gereken şey, 8 Mart’ı törensel bir gün olmaktan çıkarıp yeniden isyan günü haline getirmektir. Çünkü tarih gösterdi: Kadın ayağa kalktığında yalnızca kendi hayatı değişmez. Toplum değişir. Siyaset değişir. Gelecek değişir.
Kürt kadınları yürüdükçe karanlık geriliyor.
Kadınlar örgütlendikçe özgürlük yaklaşıyor.
8 Mart yaşadıkça isyan büyüyor!
Jin, Jiyan, Azadî!
Bijî 8'ê Adarê!
Bijî Tekoşîna Jinan!
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!
İlgili Yazılar
İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler
Kadin kategorisinden daha fazla haber
